Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Temmuz 2017

Nilgün'den yadigâr defterler


Nilgün Marmara / Defterler / Everest


Elimdeki kitabın sayfalarını birbiri ardına çevirirken, giderek daha rahatsız edici hale gelen bir soru zihnimde dolaşıp duruyor. Belki bir değil, birbirine eklemlenmiş birkaç sorudan oluşan bir paket bu; ama içerdiği her soru parçacığı aynı ana noktadan çıkıp bir kavşakta buluşuyor. İçimden bu paketi her yineleyişimde, göğüs kafesimin derinliklerine sinmiş bir zımpara kâğıdının kontrolsüzce yüreğime sürtünüp durduğunu hissediyorum. “Hepimiz bir gün öleceğiz,” diyorum, o hiç haz etmediğim gerçekliği bir kez daha anarken. “Ve bazılarımız, yaşadığımız süre boyunca içinden geçtiğimiz duygusal süreçleri, ruhumuzda patlayan fırtınaları, olanca dürüstlüğümüzle sözcüklere, yazıya dökerek kayda geçirmeyi yeğliyoruz. Peki kimin için düşüyoruz o kayıtları? Dürüstlük ve içtenlikle yazıldığını söylüyorsak, öncelikle kendimiz için elbette. İçlerinde mektup formunda olanlar varsa, bunları da hem kendimiz hem de haberleştiğimiz kişi için kaleme alıyoruz; yani aslında iki kişiye ait bir mülkiyet ve mahremiyet söz konusu. Bu durumda, yaşamımız sona erdiğinde, kağıtlara ya da defterlere geçirdiğimiz o zihinsel/duygusal anlara ait parçacıkların bir biçimde ‘herkese açık’ hale getirilmesini ister miyiz?”

Kokusu ve sesleriyle, kadim kentten izlenimler


Elias Canetti / Marakeş’te Sesler / Çev: Kâmuran Şipal / SEL

İnsanlarını, değerlerini ve gündelik hayat kültürünü iyi tanımadığınız bir kentin sokaklarında yanınıza rehber almaksızın tek başına gezintiye çıkmak, çok da akıl kârı değildir; hele söz konusu kent, Afrika’nın kuzeybatı ucunda yüzyıllar boyu gizem ve egzotizm tohumlarını yeşertmiş Marakeş ise. Karmaşık mahallelerin yabancı kokulu sokaklarında dolaşırken adımlarınızı dikkatli atmak, insanlarla iletişime geçerken yalnızca sözlerinize değil mimik ve bakışlarınıza da çekidüzen vermek durumunda hissedersiniz kendinizi. Hele Batı kültüründe yetişmiş bir insan için bu denli “uzak” bir kentin tuhaf görünümlü sokaklarını arşınlamak, çok sayıda bilinmeyenin kol kola girdiği bir dünya tarafından kuşatılmak gibidir. Merak ve ilginiz ne denli yoğun, heyecanınız ne denli yüksek olursa olsun, her köşe başında belirsiz bir tedirginliği ensenizde hissederek gezinirsiniz.

24 Ekim 2015

Fanusun içinden çizgiler



Çizimler / Sylvia Plath / Çev: İlknur Özdemir / Kırmızı Kedi


Bazı hayatlar, diğerlerinden daha ağırdır. Otuz yıllık ömrüne çok da fazla eser sığdıramamasına karşın yirminci yüzyıl edebiyatının en çarpıcı, en dinamik ve en sıradışı isimlerinden biri olarak değerlendirilen ve bugün hâlâ çok insan için çağın en “esin verici” şair ve yazarlarından biri diyebileceğimiz Sylvia Plath’ın hayat hikâyesini düşününce akla gelen ilk cümlelerden biri bu. Sayıları ölümünden yıllar sonra katlanarak artan hayranlarını bu kadar derinden etkileyen şey onun ağır, can acıtıcı ve iniş çıkışlarla dolu ruhsal serüveninin trajik bir finalle noktalanması mıdır, yoksa kimi zaman ürpertici boyutlara ulaşan düşgücünün etkisiyle sözcüklere ve imgelere olağanüstü bir doğallıkla hükmetmesi midir, karar vermek zor. Yalnızca “sokaktaki okuru” değil, edebiyat dünyasının önde gelen isimlerini de dizelerinin büyüsüyle cezbetmiş bir şair ve tekniğiyle hayranlık uyandıran alışılmadık bir yazardır Plath. Sözgelimi Joyce Carol Oates onun için, “Savaş sonrası dönemde İngilizce yazan en etkili ve en tartışmalı şairlerden biri” ifadesini kullanır ve en sevilen şiirlerinden oluşan son dönem yapıtlarını “ince bir keskiyle kutup buzları üzerine yapılan yontulara” benzetir. Yine ünlü Amerikalı şair Robert Pinsky’ye göre Plath, “incinmiş bir düşgücünün etkisi ve dört nala koşan bir atın enerjisiyle imgeler ve ifadeler savuran” bir şairdir. Thomas McClanahan, onun “şiirsel sesini kadınlık ve masumiyetin intikamcısına dönüştüren bir vahşi şair” olduğundan söz eder.

Bir kaktüsün peşinde



Tarahumaralar Ülkesine Yolculuk / Antonin Artaud / Çev. Bahadır Gülmez / Everest

Birkaç minik parçası tüketildiğinde insanın algı sistemini ciddi biçimde etkileyerek tuhaf ve ürpertici hayaller gördüren, halüsinojen etkileri herkesçe malum bir kaktüs marifetiyle yaşanan “trip”lerle ilgili bir günce, bugünün okuruna pek de ilgi çekici gelmeyebilir. Ama söz konusu deneyimleri yaşayan kişi, yirminci yüzyılın sıradışı sanatçılarından Antonin Artaud olunca, işler biraz değişiyor. İzmir kökenli bir Yunan ailenin çocuğu olarak Marsilya’da doğan bu Fransız şair, oyun yazarı, senarist ve yönetmen, hayatının en çaresiz evrelerinden birini geçirdiği Meksika’daki  mistik “peyote” deneyimlerini, çok da fazla bilinmeyen “Tarahumaralar Ülkesine Yolculuk” adlı kitabında ayrıntılarıyla anlatmış. Yeni dünyanın Aztekler soyundan gelen Tarahumara kabilesiyle birlikte geçirdiği günlerde içinde yer aldığı şamanik ritüeller, Artaud’nun acılı zihinsel süreçlerine ışık tutan bu notlarda dile getiriliyor. Her şeyin merkezinde “algılar”, “gerçeklik” ve elbette halüsinojenlerin şahı Peyote var.