Nilgün Marmara / Defterler / Everest
Elimdeki kitabın sayfalarını birbiri ardına çevirirken,
giderek daha rahatsız edici hale gelen bir soru zihnimde dolaşıp duruyor. Belki
bir değil, birbirine eklemlenmiş birkaç sorudan oluşan bir paket bu; ama içerdiği
her soru parçacığı aynı ana noktadan çıkıp bir kavşakta buluşuyor. İçimden bu
paketi her yineleyişimde, göğüs kafesimin derinliklerine sinmiş bir zımpara
kâğıdının kontrolsüzce yüreğime sürtünüp durduğunu hissediyorum. “Hepimiz bir
gün öleceğiz,” diyorum, o hiç haz etmediğim gerçekliği bir kez daha anarken.
“Ve bazılarımız, yaşadığımız süre boyunca içinden geçtiğimiz duygusal
süreçleri, ruhumuzda patlayan fırtınaları, olanca dürüstlüğümüzle sözcüklere,
yazıya dökerek kayda geçirmeyi yeğliyoruz. Peki kimin için düşüyoruz o
kayıtları? Dürüstlük ve içtenlikle yazıldığını söylüyorsak, öncelikle kendimiz
için elbette. İçlerinde mektup formunda olanlar varsa, bunları da hem kendimiz
hem de haberleştiğimiz kişi için kaleme alıyoruz; yani aslında iki kişiye ait
bir mülkiyet ve mahremiyet söz konusu. Bu durumda, yaşamımız sona erdiğinde,
kağıtlara ya da defterlere geçirdiğimiz o zihinsel/duygusal anlara ait parçacıkların
bir biçimde ‘herkese açık’ hale getirilmesini ister miyiz?”



