23 Ekim 2017

William'ın Fırtına'sı, Margaret'in Kasırgası


Cadı Tohumu / Margaret Atwood / Çev: Canan Sılay / Doğan Kitap

Bundan beş yıl kadar önce Penguin grubuna bağlı Hogart yayınevi, İngiliz dilinin gelmiş geçmiş en büyük yazarı kabul edilen William Shakespeare'in yapıtlarını günümüzün ünlü yazarlarına "yeniden yazdırarak" farklı ve ilgi çekici bir projeyi hayata geçirmeye karar verdi. Yapılması beklenen "zor görev", dört yüz yıldır dünyanın her yerinde milyonlarca kez okunmuş bu iyi bilinen klasikler için, günümüz kültürünün üzerinde birer "izdüşüm" yaratmaktı. Bugünün dünyasında yaşayan Shakespeare karakterleri, aynı serüvenleri farklı bir anlatımla yeniden adımlamış olacaktı böylece. Howard Jacobson "Venedik Taciri"ni;  Tracy Chevalier "Othello"yu; Gillian Flynn "Hamlet"i; Jo Nesbo "Macbeth"i ve Edward St Aubyn "Kral Lear"ı seçerek, yeniden yaratım sürecini başlattı.

24 Ağustos 2017

Ergenlere "Mitoloji 101 - Lite"



Gençler İçin Yunan Mitleri / Ingrid & Edgar Parin D’aulaire / Çev: Abdullah Yılmaz / ALFA


Mitolojiye ilgi duyanları hoşnut edecek kitap sayısı ve çeşitliliği konusundaki yetersizlik üzerine fazla bir şey söylemeye gerek yok. Son on yıl içinde birbiri ardına yayımlanan genel referans kitapları ya da spesifik alanlara yönelik incelemelerle birlikte bu eksiklik yavaş yavaş giderilse de, yayın dünyasında özellikle gençlere yönelik mitoloji kitaplarıyla ilgili hâlâ ciddi bir boşluk var. Üzerinde yaşadığımız toprakların Sümer, Hitit, Frig, Yunan ve Roma mitolojilerini yaratan halklara binyıllarca ev sahipliği yaptığı düşünülünce, bugünkü Anadolu sakinlerinin bu muazzam birikimden bu kadar az yararlandıklarını görmek şaşırtıcı geliyor insana. Daha bundan yirmi yıl öncesine dek, mitoloji dendiğinde akla yalnızca Yunan mitlerinin gelmesi ve buna rağmen bu konuda bile oldukça az Türkçe kaynağa rastlanması, belki biraz da toplumun kadim uygarlıklardan aktarılan kültüre karşı anlaşılması güç ilgisizliğinden kaynaklanıyor olabilir. Yine de yayınevleri, istikrarlı bir çabayla eldeki literatürü genişletmeye ve kitap sayısını artırmaya çalışıyorlar bir süredir.

26 Temmuz 2017

Amerikan Tanrıları'na "epilog" niyetine...


Neil Gaiman / Vadinin Hükümdarı / Çev: Zeynep Heyzen Ateş / İthaki

Neil Gaiman, yola ilk çıktığı andan itibaren tercihini “garip, ürpertici ve tekinsiz” hikâyelerden yana kullanan, tümüyle kendine özgü bir yazar. Bir tür “modern zamanlar mitolojisi”nin dağınık ve birbirinden bağımsız parçaları olarak adlandırılabilecek öykü ve romanları, yirmi birinci yüzyıl insanının yalnızlık ve tedirginliğine hitap etmeyi bilen, alternatif bir “spiritüel kulvar” oluşturuyor uzun zamandır.  Bilimkurgu, fantezi ya da gerilim gibi beylik kategoriler içine yerleştiremeyeceğimiz değişken ve çok yönlü anlatıcılığını, “inandırıcılık” gibi bir kaygı gütmeksizin “inanılmazı anlatarak” sürdürüyor. Dünyanın değişik ülkelerinden, farklı kültürlere ait milyonlarca okuru da onu bu özelliğiyle sevip benimsiyor zaten.  Stephen King, “Basitçe söylemek gerekirse Neil Gaiman, zengin bir hikâye evi,” diyor, “Ve ona sahip olduğumuz için şanslıyız.” Gerilim türünün ustalarından Clive Barker ise onun hikâyelerinin bir mutfak şefinin özenle hazırladığı düğün pastasına benzediğini söyleyip ekliyor: “Ama çok katmanlı ve her bir parçasında acıdan tatlıya birçok farklı lezzeti uyum içinde sunan bir pasta bu.”

Ahriman'dan Lucifer'e, şeytan kavramının izleri


Şeytanın Genel Tarihi / Gerald Messadie / Çev: Işık Ergüden / Epsilon

Aşağı yukarı 1600 yıldır mutlak kötülüğün ruhani temsilcisi olarak, hem dinsel hem de popüler kültürün merkezine yerleşen Şeytan gibi figürün izlerini sürmek, ilk bakışta kolay gibi görünebilir. Okuduğunuz çizgi romanlarda, izlediğiniz filmlerde, dinlediğiniz şarkılarda sık sık ve en tipik görünümleriyle karşımıza çıkan bir “kavramsal kahraman”la ilgili, yüzlerce ipucu ve ayrıntı yakalayarak, derli toplu bir tarih elde edeceğinizi varsayabilirsiniz. Genellikle koyu kırmızı renklere bürünmüş bedeni, başının üzerindeki sivri boynuzları ve keçi ayaklarıyla her köşe başından göz kırpmaktadır neredeyse size. Kimi zaman Doktor Faust’un ruhuna ipotek koyan Mephisto’dur, kimi zaman “The Exorcist” filmindeki gibi ruhları gasp eden dehşet verici bir varlık. Günlük konuşmalarımızda adı sık sık anılır, kulağı çınlatılır; bazen de “kulağına kurşun” akıtılır. Kimileri şanssızlığını yenip onun “bacağını kırmıştır” sözgelimi; kimileri de o denli hilekar ve oyunbazdır ki, ona “papucunu ters giydirir.” Yaşanan, yaşatılan, maruz kalınan kötülüklerin faturası genellikle ona kesilir: “Şeytan’a uyulur”, hata yapılır.  Bazen “Şeytan diyor ki” kalıbıyla başlayan cümlelerde, aklımızdan geçen ama yapmaktan kendimizi alıkoyduğumuz eylemlerle ilgili olarak onun “mentor” kimliğinden söz ederiz. Aldatır, kışkırtır, yoldan çıkarır, tongaya düşürür.

Maji'nin karşı konulmaz cazibesi


Ortaçağda Büyü / Richard Kieckhefer / Çev: Zarife Biliz / ALFA

Bilimkurgu dünyasının öncü isimlerinden Arthur C. Clarke, “Büyü, henüz anlamayı beceremediğimiz bilimdir,” diyor. Benzeri yorumlar, modern çağın açık fikirli çoğu düşünürünce de yinelenir sürekli. Bugün büyü diye nitelenen eylem ya da deneylerin yarının bilimi olmayacağını kim söyleyebilir ki? Binlerce kilometre uzaktaki insanlarla haberleşebildiğini söyleyen birine, bundan yüz elli yıl kadar önce “büyücü” yakıştırması yapılabilirdi ancak. Bu bakışa göre Guiglielmo Marconi de, John Logie Baird de, Alexander Graham Bell de birer büyücüydü. Mum ya da kandile gerek kalmaksızın her yeri aydınlatacak bir ışık kaynağının peşine düşecek birine, Ortaçağ’da büyücü ya da “cadı” suçlaması getirilir; muhtemelen de kısa bir engizisyon oturumunun ardından yakılarak ölüme mahkum edilirdi. Oysa yüz yıldan uzun bir süredir Thomas Alva Edison adlı büyücünün icat ettiği nesnelerle aydınlanıyor ve bunu “büyü” olarak adlandırmıyoruz. Örnekleri çoğaltarak işi uzay mekiklerine, bilgisayarlara ya da nano teknolojinin kullanıldığı tıbbi alanlara dek götürmenin alemi yok. Anafikir belli: Bugün hayatımızın içinde olan araç, ürün ve hizmetlerin çok büyük bir bölümü, bir zamanlar ancak “büyü” olarak adlandırılabilirdi. Bunları geliştiren ya da kullanan kişilere de muhtemelen korkuyla karışık bir öfkeyle bakılırdı. “Büyü ve cadılık tarihi” başlığı altında kategorize edilen dönemin tipik özelliği de bu korku ve öfkenin ardındaki ideolojik, cinsiyetçi, sınıfsal ve elbette dinsel kaygılardı.

Roma’nın Haliç kıyılarında noktalanan hikâyesi


Bizans’ın Son Yüzyılları, 1261 – 1453 / Donald M. Nicol / Çev: Bilge Umar / İş Bankası Yayınları


Bu coğrafyada yaşayan insanların pek azının Bizans tarihine gerçek anlamda ilgi duyması, kolay anlaşılır bir şey değil. Yurt bildiğimiz topraklar üzerinde en uzun süre hükümranlık yaşamış köklü bir geleneğin izlerini sürmeye, dünyanın diğer yerlerinde yaşayan insanlara göre daha istekli ve daha yatkın olmamız beklenebilirdi. Ne var ki bizim buralarda tarih dendiğinde çoğu kez mitoslarla sarmalanmış bir “muhteşem padişahlar destanı” anlaşılır daha çok. Hamaset her şeyin önünde gittiği için de “ecdad öncesi” döneme yalnızca beylik şablonlar ve kemikleşmiş önyargılarla yaklaşılır. Bu nedenle, bu topraklarda Bizans dendiğinde “entrika, zulüm, şatafat” çağrışımı yankılanır zihinlerde ve ortak tarihimizin en büyük parçalarından birini oluşturan devletin gündelik konuşmalardaki lakabı hemen her zaman “kahpe Bizans”dır. Okumadan, bilmeden, üzerine fazla düşünmeden, birkaç kuru sıfatın arasına sıkıştırıveririz, Roma’nın Anadolu ve Balkanlar’daki uzantısını. Zihinlerdeki kronolojilere yalnızca 1071 ve 1453 yılları için not düşülmüş, gerisi bir kenara bırakılmıştır.

Bir tuhaf ikilinin kesişen yolları


Bugün Hayattayız Ya / Emmanuelle Pirotte / Çev: Bahadırhan Bozkurt / HEP Kitap

Akıl ve sağduyu hepten yok olmuşçasına, tüm dünya insanlarının neredeyse tüm coğrafyalarda birbirini öldürmeye çalıştığı şu “büyük savaş”ların insan ruhu üzerinde nasıl yıpratıcı, hatta lime lime edici bir etki yarattığı bir sır değil. Ardındaki “motivasyon kaynağı” ne olursa olsun, belli ittifak grupları altında birleşmiş farklı uluslara ait insanların birbirlerini anlaşılması güç bir hırsla, neredeyse topyekün yok etmeye karar vermiş gibi acımasızlaşması, modern dönemde psikolog ve toplumbilimcilerin üzerine en çok kafa yorduğu konulardan biri. Sadece onlar değil elbette; edebiyatçılar ve sinema endüstrisinin yaratıcı ekiplerinde çalışanlar için de, şiddetin şahikasının yaşandığı, kâbusa benzeyen bu dönemler, ürpertici esin kaynağı oldu diyebiliriz. Yanızca İkinci Dünya Savaşı ve onun insanlar üzerindeki etkilerini konu alan yüzlerce hikâye ve film senaryosunun bunca ilgi görmesi bile, savaş kavramının zihinlerimizi (ve ruhumuzun derinliklerini) nasıl sarstığının göstergelerinden biri.